Ankara/Eylül 1977
Bugün hayatıma iki ışık egemen olmak istiyor. Biri güneş rengi bir ışık diğeri mor. Güneşin ilk ışıklarını sevmişimdir hep. Çocukluğumun, hayret iççinde geçen ama çocukluğun pek farkına günlerinde, güneşin ilk ışıkları ahşap evimizin penceresinde ışıktan çiçekler açtırıdı. Işıktan çiçekler içinde uyanırdı. Pençeremden şarvkı vuran ışıklar, ışıktan bir yol çizerdi önümde. Işıktan yollarım bitmek nedir bilmezdi; bazan yemek ayırıdı beni bu yoculuktan, bazan da yağmur. Karadenizin en cömert çocuğudur yağmur. Bulutsuz günlerde ışık ışık yagan yağmuru , gökannenin açlıktan ağlayan çocuklarını emzirmesi olarak hayal ederdim.
Zarifoğlu'nun "güneşe yol yapan çocuk" mısrası çocukluğumu geri getirdi bana, bu sabah vakti. Ama penceremde ışık yok .Çocukluğum avucumun içinde binlerce kanatlı bir kuş.
"İşaret çocukları"ile ilk karşılaşmamı sağlayan, bu kitabı sevmem, Zarifoğlu'nun işaret ettiği çocuklardan birinin bana benzediği hissine kapılmamdandır. "Ellerimden kayan aydınlık günlerim" dediği tıpkı benim çocukluk günlerim gibi. Hayatıma girmeye başlayan mor ışıklı bir şiirle dostluğum böyle başladı:
"Anılar ışıklarda sıralandılar
bizim büyük güneşlerin karşılarına
gelip kamaşan en çok insan anısı
giden ve dolana ayaklarını
en uca uzaklara yaklaşan
katı yürekli çocuklarına
işaret verdi solan sarayları"
Birazdan odamın kapısı aralanacak. Kimseler gelmeden önce bitirmeliyim bugünkü notlarımı. Şu Ankara şair öldüren bir şehir. Ne şiiri barındırıyor ne de şairleri. Bütün zamanlar bürokrasiye ayarlı. Ankara'daki şairlere hicret'i tavsiye etsem neye yarar! "Şairlik bazılarına avantaj sağlıyor galiba. Bir anlamda statü belirliyor şairlik. Bu yönüyle şair şairliğinden istifade ediyor. Pozör şairlik bu. Gerçek şiir ortamının gün geçtikçe zayıfladıgını hissediyorum.
Az önce Zarifoğlu'ndan söz ediyordum. O da Ankara'da yaşıyor. Eminim, yakında kaçar bu şehirden. Ben de gideceğim bu şehirden.Kare kare çocukluğumu unutturuyor bana. Bana çocukluğumu geri getirecek bir kente gitmeliyim. Zarifoğlu'nun şiirindeki mavi fonu oluşturan çocukluk, benim çocukluğuma ne kadar benziyor:
"Çocuklar kişniyerek doldular avucuma
Annelerinden koşan babalarıyla kovalanan
sarı ve siyah başlarıyla
Ölümle boğuşa boğuşa onu kaldırım taşlarından çekerek üstlerine
Terli yüzleriyle yapıştılar ellerime
Çocukluğumun orda en büllbül yerinde
Nalbanttaki atın içinde şah duran korkuydu
Zahmetle taşıyıp beraber kurduğumuz bahçeye
Atın içinden bedeni yırtarak
Fırlayan korku
Ta kendisi bahçeye kurduğumuz salıncak"
Ankara/Ekim 1977
Ankara'ya sonbaharda alıştım. Ankara'ya sonbahar daha çok yakışıyor. Parktaki çiçekler yapma çiçekler gibi. Gençlik Parkı'ndan Kızılay'a kadar yürürken hiçbir tanıdık yüze rastlıyamadım. Bir güzel adama razıyım, altısına gerek yoktu. Niçin "Yedi Güzel Adam" deyip duruyorum. Ermiş kişiler mi bu insanlar. Yok, değil, önce yoldaş deyip yola çıkan Mehlika Sultan'a Aşık Yedi Genç Olmalılar. On yıl önceki notlara şu bilgiyi ilave etmeliyim: Necmettin Turinay, "Geleceğin Dünyası Yeniliğin Ufukları" adlı eserinde, Zarifoğlu'nun "İns" kitabında yer alan "Zal Tepesine Doğru" hikayesinin harfleriyle "Yedi Güzel Adam"ın benzerliğine dikkat çekiyor: "Cahit'in o hikayesinde geçen harfler, belki de onun "Yedi Güzel Adamı'dır. "Yedi Güzel Adam" kimdir diye sormayın. Cevabı ayrı bunu ve belki de oldukçada uzun. Fakat siz, bu adamları birer Kaf, Sad, Mim, Nun, Cem (Cim), Gayın ve Zal olarak düşünebilirsiniz. Veya aralarında, asgariden bir alaka kurmanız için bir mani yoktur.
"Yedi Güzel Adam"dan biri olan Cem (Cim) bugün bana göründü.C em'in yanında parantez açılması (cim)'in Cem olduğu, Cem'in de Zarifoğlu'nun bizzat kullandığı, anıldığı ismi olduğunu biliyoruz. Bugün gördüğüm hiç de tepeleme yaşıyan bir şaire benzemiyordu. İçten içe bir nağra gibiydi, sessiz, derinlemesine. Ama Cem işte...
Ankara/Eylül 1979
Şiirlerini okumamış olsam, görünce sukut-ı hayale kapılabilirdim. Mavera Dergisi'nin Bayındır sokaktaki idarehanesinde durmadan zarf açmakla meşguldü. Çoğu okuyucu mektubuydu bunların. Önceki karşılaşmalarımızda olduğu gibi bir merhaba, bir küçük bakış, dergiye yazı vermiyorsun gibi birkaç söz, hepsi bu kadar. "Çocuklarımızla/Atlara biniyorduk" diyen şairle ne çok şey konuşmak istiyordum oysa. Çocuklar için şiirler yazması için istirhamda bulunmak o sırada mümkün olmadı. "Güzelleşiyorum çocuklarımızla" diyen bir şaire mutlaka söylemeliyim bunu. Konuşmak için hiç bir hareket göstermiyor. Şiiri içinde konuşmadığını biliyorum. Şiirinden çok şiiri üzerine konuşanlardan değil. Şiiri için "zor bir iş" diyenlere bile aldırış etmiyor. Yeni şiiri tadmamış olanlar çoğunlukla bu görüşte.Gerçek şairlerin için kılavuz yazılar gerekli mi ? diye düşünüyorum ister istemez. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de çok sonra sevdim Zarifoğlu şiirini. Okudukça sevdim, okudukça içine girdim bu ürpertili dünyanın. Kendine göre bir iç dokusu var şiirinin.Bir iç ürpertiyle, hayretle başlayan şiiri metafizik ürpertiyle tasavvufa yönelmiş. Ötelerden gelen bir ilham çoşkusu. Bu çoşku,önce onu kendisiyle hesaplaşmaya götürüyor, sonra topluma bir kapı aralıyor. Hemen bütün şiirlerinde kullandığı içe açılma, iç sezgileri yansıtma yöntemi onu ruhun özüne doğru harekete yöneltmiştir. Dış dünyaya da hep bu içten bakışla yaklaşır; dış dünyayı hikaye ederken de bu iç oluşuma yaslanır. Düşünceyi saklar, kolay kolay kendini ele vermekten yana değildir. Kendi ada'sında ve kendi fildişi kulesinde serazad bir tutumla, gerçekleri mücerrete yaklaştırma çabası içinde görünür. Yalnızlıklarına acıyı yüklerken biryandanda tereddüt içindedir.
Her zaman karşılaşılan ll. Yeni'den yola çıktığı ise şiirinin dilini kavrıyamamaktan kaynaklanıyor. Birbakıma yeni şiir ortak bir şiirdir. Zarifoğlu'nun şiirinde gelenekten faydalanma yoktur, kültür arka-planı olmayan ve anahtar kavramlardan yola çıkılarak anlaşılaktan uzak bir şiir.
Zarifoğlu, şu sessiz haliyle bana bir yandan çok centilmen bir resim veriyor; diğer yandan soy bir şairin.
.
Mavera,CAHİT ZARİFOĞLU ÖZEL SAYISI, Eylül 1988